Gidişin olduğu gibi,
Gelişin de olsun diye,
bekliyorum.
Adım adım yürüyorum sana,
kış gezintilerindeki ağırlık ile,
Sana,
Yani varlığına ve yokluğuna,
Ve her soluk alışına,
bakışına,
soruşuna,
ruhuna,
sana,
Sana…
Temizlenebilir mi bıraktığım izler acaba,
Geçmişten yoğun,
Dopdolu bir küp ahengiyle salınırken,
Ben,
bir yolun öte ucundan başlamışım yürüyüşe,
Bilinmez durumların bilinir yordamıyla
Bakarak hep geriye,
Atmışım adımlarımı yola,
Yol, yıkılmış oysa.
Ben sana gelmek isterken çok yavaş ve narince,
Bir haykırış duymuşum senden bana,
Ve işte o zaman,
yüreğime vura vura,
düştün yine yola,
belki yeniden bir sona,
ama sana,
Sana…
Bir gün,
tam güneş doğar iken,
bakıverdim gizlice
bitmeyen nadasın hasat vaktine.
Bir gün,
günlerden yaz saati iken
ve aylardan doğum ayında,
Çıktı geldi gelmezlik.
Her yanı kan, her yanı revan,
Kayıp yönlerinin arasından bakıverdi,
Şaşkın, biçare,
Anlayamadı ne tarafı batı,
ne tarafı doğu,
Korkmamaktan bahsederken,
çıkageldi korku,
içine dolan titremeyle uyandı,
silkindi durdu
olduğu yerde
olmak için,
Sordu
gidip gelen düşüncelerin
yarım kalmış sorularını,
Ve girdabını bırakmak için şöyle bir kenara
oturdu.
Sinsice gelirdi o zalim oyunbozan.
Haberdar olmak için gelişinden,
hiç uyumadı, yoruldu,
ve vuruldu yaşam tarafından,
bir o yana, bir bu yana,
ama yine sana,
Sana…
Kimi zaman yazdığında,
hani o malum yok oluşları,
Yazdığı her satırın altında kalırdı,
Yaşamın çakıl taşlarını,
küçük düş damlalarını,
süt beyaz kıyafetin uzun,
ve güzel
ve umutlu tarafını,
Yaşardı kendi içinde
kendinden yana,
ama hep yana yana,
ama hep sana,
hep,
Sana…
Yastığı ıslaktı bazı garip gecelerde,
İçlice ve her şey uzaklaştığında,
bazen de soluk soluğa,
bembeyaz teniyle,
simsiyah geceye,
haykırır gibi yapardı yalnızlığa.
Oysa bu da diğerleri gibi,
yalpalayan bir yalandı bu hayatta,
Vakit dolunca çevirdi başını baktı o yana,
arayışı yine,
yine sana…
Her körün olmasa da
bazılarının okuduğu dudakları
toplardı bohçasında.
Dudaklardan dudak seçer,
aralarındaki konuşmaları dinler,
içinde senin adın geçiyor mu diye,
bakar dururdu kente,
1271 yılında,
adı sorulmaz uygarlığın,
sayısı yok askerlerinin seferlerini,
Ve o seferlerin nasıl olup ta
seni buraya taşıdığını,
Her yok oluştan daima
ve yeniden dirilen varlığını,
Bu bizi saran,
Bu bizi kavuran ateşin,
dolduruşuyla içinin her yanını,
seni yakışını,
seni alışını,
seni yok yere atışını düşünürdü.
Kalbin boşluktan medet ummazken,
senin yokluğa gidişin üzerdi onu,
Adını bile koyamadığın
o varlıktan kaçarken,
bırakıp gidemezdin bu kenti.
Bağlayanlar vardı seni bu kente,
Ve bu kenti de,
Sana…
İşte böyle uzun,
böylesine coşkulu olunca,
Her yanı titrerdi
suyun durmayan akışıyla,
Ve kim giderse onun yanında,
O haber salardı sana,
Gözlerine bakar dururdu her taşın altında,
her tepenin başında,
her nehrin akışında,
Arayışı buydu sana,
gündüzleri öten her baykuşun,
her kuğunun çığlığında,
Çayırlar boyu uzanmış menekşe
ve siyah güllerin sırlarında,
Ve en yüce kaf dağının,
En güzel Zümrüt-ü Anka kuşunda,
Bu büyük savaşın
bu en uzak ve en yakın cephesinin
en zor çatışmasında,
Silinen her yazıda,
Ve boyanmış her tabloda,
Dile gelmeyen şarkılarda,
Ve kurak kum dağlarının
gizli mağaralarında,
Yani dudaklarında,
Yeni, duru ve berrak huzurunda…
Ve varmak istediği içindeki,
Doyasıya sarılarak,
yine de asla doyamayarak,
Ne kadar koşturursa koştursun
hem daima vararak,
hem bir ömür boyu uzak,
Dönmek istediği yöndü bu,
Bir kere daha
Ve inatla ve inatla,
Sana…